Mahmut Arıkan Siyasetin Yaşaması İçin Artık Organ Nakli Gerekmektedir

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, TBMM'de gerçekleştirilen Yeni Yol Grup Toplantısı'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Depremzedelerin taleplerinden dış politikaya, ekonomik tablodan siyasi ahlaka kadar birçok başlıkta iktidarı eleştiren Arıkan, kabinedeki değişikliği yorumladı. Türkiye'nin Epstein Dosyasına müdahil olması çağrısı yapan Mahmut Arıkan, ülkenin yeni bir anlayışa ve güçlü bir iradeye ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) grup toplantısında yaptığı konuşmada kabinede gerçekleştirilen görev değişikliklerini gündemine aldı. İçişleri Bakanlığı'na Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi'nin, Adalet Bakanlığı'na ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek'in atanmasına değinen Arıkan, iki kritik bakanlıkta yapılan değişimin önemine dikkat çekti. Her iki bakanlığın da önünde ertelenemez nitelikte ve kamuoyunun yakından takip ettiği dosyalar bulunduğunu belirten Arıkan, yeni dönemde atılacak adımların takipçisi olacaklarını ifade etti.

'Deprem bölgesinde mücbir sebep uzatılmalıdır'

'6 Şubat depremlerinin 3. yılında Malatya'daydık. Sizlere oradan bolca selam ve muhabbet getirdim. Malatya'da konteyner çarşıları ziyaret ettik, esnafımızın, Malatyalı hemşerilerimizin dertleri ile hemhal olduk, depremin hl devam eden etkilerini gördük ve depremzede vatandaşlarımızın taleplerini not aldık. Gördük ki altyapı çalışmaları hl gereken seviyeden çok uzak. Barınma sorunları devam ediyor. Esnafımızın sorunları devam ediyor. Bugün depremzede vatandaşlarımızın sesini bu kürsüye getirdim.

Depremzedelerimiz ve esnafımız özellikle mücbir sebebin uzatılmasını talep ediyor. Çok açık ve net! Eğitim ve sağlık hizmetlerinin geçici yapılarda yürütüldüğü, ekonomik faaliyetlerin son derece sınırlı olduğu, esnafın adeta can çekiştiği bir dönemde mücbir sebep kaldırılamaz. Ayrıca mücbir sebep uygulamasının bitirilmesi sahadaki gerçeklerle de Anayasa'nın sosyal devlet anlayışıyla da bağdaşmaz.

Depremzedelerimiz ve esnafımız bugün de, yakın zaman içerisinde de ertelenmiş vergi ve prim borçlarını mevcut yükümlülüklerle birlikte ödeme gücüne sahip değildir. Mücbir sebebin kaldırılması demek, depremzedelerimizin doğrudan haciz ve icralarla karşı karşıya kalması demektir.

Biz milletimizin talebini buradan dile getiriyoruz, gerekli teklifi sunuyoruz, takipçisi olacağımızı bir kez daha söylüyoruz. Mücbir sebep uygulaması sahadaki gerçekliğe göre en az 2030 yılına kadar uzatılmalı, bu sürede taksitlendirme, faiz indirimi ve yeniden yapılandırma gibi desteklerle güçlendirilmelidir. Bunlar, depremzede vatandaşlarımıza bir lütuf değil; bunlar, sosyal devlet olma ilkesinin gereği ve mecburiyetidir.'

'Emperyalizmin güdümünde bir İran istiyorlar'

'Bölgemizde yaşanan gelişmeler, ABD ve İsrail tehlikesine karşı uyanık olmayı adeta bir mücbir sebep hline getirmiştir. Bölgemizde aylardır İran üzerinden planlanan kaosta tansiyon daha da yükseltiliyor. İşte yine Trump'ın bitmeyen tehditleri ve İran'la ticaret yapan bütün ülkelere getirdiği %25 gümrük vergisi. İran antlaşmaya hazır olduğunu söyledikçe ABD her gün el yükseltiyor, emperyalizmin güdümünde bir 'İran' istiyor. Nitekim eskiden nükleer çalışmalar durdurulsun deniyordu; şimdi balistik füze çalışmaları da durdurulsun şartı öne sürülüyor. Neden peki, ABD bu konuda neden bu kadar ısrarcı? Çünkü değerli arkadaşlar, Siyonist İsrail 12 gün savaşında bu füzelere karşı koyamadı. Tek bir dertleri var: Bu bölgede terörist İsrail'i rahatsız edecek hiçbir güç olmasın. Daha iki gün önce Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan bir televizyon yayınında 'Bölgede savaş istemiyoruz.' dedi diye ABD'li Senatör Lindsey Graham Türkiye'yi 'hayal dünyasında yaşamakla' suçladı, İran'ı da 'Nazileşmekle' suçladı. Soykırım suçlusu katil Netanyahu'nun emrinden çıkmayanlar bu suçlamaları yapıyor. Hiç kusura bakma Senatör! Bu bölgede 'hayal kuran' sizlersiniz, Nazileşen sizin desteklediğiniz İsrail'dir, bugünün Hitler'i de katil Netanyahu'dur.

Biz değil, rakamlar konuşuyor. İsrail, Gazze'de ateşkesin yürürlükte olduğu dört ay boyunca tam 1.620 kez anlaşmayı ihlal etti. Bu saldırılarda en az 573 Filistinli hayatını kaybetti, 1.553 kişi yaralandı. Böyle bir tablo karşısında ateşkesten, hukuktan ya da düzenden söz etmek mümkün değildir. Ateşkesin kğıt üzerinde kalması, sahada sivillerin hedef alınması anlamına gelmektedir. Eğer bir anlaşma binlerce ihlalle delinmişse ortada barış değil, sistematik bir saldırı düzeni vardır.'

'Bu topraklar sapanla da SİHA'yla da direnir; ama asla Siyonizm'e teslim olmaz'

'Bir kez daha yinelemek zorundayız: Hedef 'bölgede bir düzen' kurmak falan değildir; hedef 'Büyük İsrail Projesi''dir. Bir kez daha söylüyoruz: Bugün İran'a nükleer çalışmaları durdurun diyenler, yarın Türkiye'ye SİHA projesini durdurun diyecekler. Bugün İran'a balistik füze çalışmalarını iptal edin diyenler, yarın Türkiye'ye KAAN'ı, HÜRJET'i, Kızılelma'yı iptal edin diyecekler.

Siyonizm istiyor ki bizim elimizde sapan; onların elinde füzeler olsun. Emperyalizm istiyor ki bölgedeki aktörler ABD valisi gibi olsun. İsrail istiyor ki Arz-ı Mev'ud gerçekleşsin, bölge halkı köle olsun.

Arkadaşlar, bütün yüreğimle söylüyorum: Bu topraklar sapanla da SİHA'yla da direnir; ama asla Siyonizm'e teslim olmaz.'

'Batı merkezli tek yönlü ilişkiler yerine çok boyutlu ve bölgesel iş birlikleri gereklidir'

'Şunu özellikle ifade etmek isterim: Türkiye'nin savunma sanayiinde geldiği nokta, iktidarın, geç de olsa, Milli Görüş'ün yıllardır ısrarla savunduğu tezlerin doğruluğunu anlamaya başladığını göstermektedir.

Biz, bağımsız ve onurlu bir dış politikanın ancak yerli ve millî bir savunma anlayışıyla mümkün olacağını hep ifade ettik. Savunma sanayiinde yerlileşme hamleleri, dışa bağımlılığın azaltılması ve stratejik karar alma iradesinin güçlenmesi; Milli Görüş'ün 'hakkı üstün tutmak için kuvvetli olma' anlayışıyla birebir örtüşmektedir.

Bugün dış politikada artık Batı merkezli tek yönlü ilişkiler yerine çok boyutlu ve bölgesel iş birliklerini konuşmalıyız. Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattında gelişen temaslar, İslam dünyasının kendi güvenlik ve dayanışma mekanizmalarını kurabileceğinin açık göstergesidir. Kamuoyunda 'İslam NATO'su' olarak ifade edilen bu arayış bizleri memnun etmektedir. Bu yaklaşım, çatışmayı değil; caydırıcılığı ve adil barışı esas almalıdır.

Dış politikada bu kadar yanlıştan sonra iktidarın, emperyalizmin Irak, Suriye, İran ve Türkiye'yi kapsayan kanlı hedeflerini daha net okumasını ümit ediyoruz. Böl-parçala-yönet stratejisinin bu coğrafyayı kalıcı istikrarsızlığa sürüklediği artık inkr edilemez bir gerçektir.

Saadet Partisi olarak biz, bu sürecin sloganlarla değil; adalet, şeffaflık ve hakkaniyet ilkeleriyle kurumsallaşması gerektiğini vurguluyoruz. Türkiye'nin gücü yalnızca askerî kapasitesinde değil; ahlaki tutarlılığında ve mazlum coğrafyalara umut olabilme iradesindedir. Biz bu iradenin takipçisi olmaya devam edeceğiz.

'Türkiye'nin siyasi şovlara değil; etkin, kararlı ve sonuç odaklı bir yönetime ihtiyacı var'

'Bu gece kabinenin iki kritik bakanlığında görev değişimi gerçekleşti. Öncelikle, Türkiye'de en ağır sorunların biriktiği bu iki kritik alanda yapılan değişikliklerin ülkemiz adına hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz.

Türkiye'nin bu alanlarda siyasi şovlara değil; etkin, kararlı ve sonuç odaklı bir yönetime ihtiyacı var.

Muhakkak her iki bakanlığın da önünde ertelenemez nitelikte, son derece önemli ve hassas dosyalar bulunuyor. Ancak ben burada ilk etapta ele alınması gereken ve tarafımızdan yakın takip edilecek başlıkları özellikle ifade edeceğim.'

'Epstein davası Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor'

'ABD'de patlak veren 'Epstein Davası', yalnızca Amerikan iç siyasetini değil, uluslararası bağlantıları bakımından birçok ülkeyi yakından ilgilendiriyor. Dosyalar incelendiğinde Türkiye'yi ilgilendiren başlıkların da bulunduğu görülüyor.

Bu kapsamda adı organ ticareti iddialarıyla anılan, Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan ve Türkiye'de yaşadığı tespit edilen Boris Wolfman dikkat çekiyor. Wolfman, 4 Aralık 2025'te İstanbul'da yakalandı.

Wolfman'a yöneltilen suçlamalar arasında; Kosova, Azerbaycan, Suriye, Sri Lanka ve Türkiye'de uluslararası organ kaçakçılığı yapmak ve yasa dışı organ nakli ağı oluşturmak yer alıyor.

İsrail, kendi vatandaşı olan Wolfman'ın iadesini talep etti. Adalet Bakanlığı'nın bu talebi önce reddettiği, ancak daha sonra Wolfman'ın serbest bırakıldığı öğrenildi.

Öte yandan Wolfman'ın ismi, 6 Şubat depremlerinin ardından sahra hastanesi kuran firmayla bağlantısı olduğu iddiasıyla da gündeme geldi. Aynı isim, 2024 yılında kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve 'Yenidoğan Çetesi' olarak anılan soruşturma kapsamında da anılmıştı'

Kaybolan çocuklar ve organ kaçakçılığı

'Epstein dosyalarında adı geçen bir diğer isim ise Kraliyet ailesi mensubu Sarah Ferguson. Ferguson'un ismi de söz konusu belgelerde ciddi iddialarla anılıyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, Türkiye'de bazı çocuk yurtlarında ismini değiştirerek gizlice kamera kaydı yaptığı ve bu nedenle yakalandığı biliniyor.

Öte yandan İsrail'in organ kaçakçılığı konusunda uluslararası alanda uzun süredir tartışmaların odağında olduğu da çeşitli raporlara yansıdı. Avrupa/Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü, Gazze'de hayatını kaybeden Filistinlilerin naaşlarından kornea, karaciğer, böbrek ve kalp gibi organların alındığına ilişkin bulgular paylaştı. Ayrıca İsrail'in, organ kaçakçılığıyla mücadeleyi amaçlayan 2008 İstanbul Bildirgesi'ne imza atmayan ülkeler arasında yer aldığı biliniyor.

Tüm bu gelişmeler tartışılırken, Türkiye'de TÜİK'in 2016 yılından itibaren 'kayıp çocuklar' verilerini kamuoyuyla paylaşmayı bırakması da eleştiri konusu olmaya devam ediyor.

Bu çerçevede şu sorular gündeme geliyor: Türkiye, Epstein dosyalarında adı geçen ve ülkeyle bağlantısı olduğu öne sürülen kişilerle ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütecek mi? Deprem sonrası kaybolduğu iddia edilen çocukların akıbetiyle ilgili kamuoyunu tatmin edecek açıklamalar yapılacak mı? Boris Wolfman'ın Türkiye'de kimlerle temas kurduğu tüm yönleriyle araştırılacak mı?

Uzmanlara göre, iddiaların ciddiyeti dikkate alındığında Türkiye'nin sürece müdahil olması ve dosyanın ülkeyi ilgilendiren boyutunun şeffaf biçimde ortaya çıkarılması kamu vicdanı açısından önem taşıyor.'

Yeni bakanları bekleyen en önemli dosyalar

'Yeni Adalet Bakanı Sayın Gürlek'in ve yeni İçişleri Bakanı Sayın Çiftçi'nin önünde bekleyen en önemli dosyalar bunlardır. Bizler bu dosyaların kararlılıkla takipçisi olacağız.

Unutulmamalıdır ki ülke olarak tarihî bir dönemeçten geçiyoruz. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlike ve tehditleri doğru okuyabilen, bunlara karşı etkili ve bütüncül çözümler üretebilen yeni bir programa ve güçlü bir vizyona ihtiyaç vardır.

Aksi takdirde AK Parti yönetimine kimin gelip gittiğinin, partiye kimlerin transfer edilip edilmediğinin ya da kabineye kimin bakan olarak atandığının millet nezdinde hiçbir karşılığı olmayacaktır. Bu tür değişiklikler yalnızca parti içi beklentileri hareketlendirir; ancak vatandaşın adalet, güvenlik ve huzur taleplerine cevap üretmez.'

'İktidarın millete 'hizmet' alerjisi var'

'Değerli arkadaşlar; meydanlarda, televizyonlarda ve sosyal medyada hamasi nutuklarla millete hizmet aşkından söz eden bir iktidarla karşı karşıyayız. Ancak söz icraata gelince tablo değişiyor; iktidarda adeta alerjik reaksiyonlar baş gösteriyor.

Örneğin, açık bir emekli alerjisi, bir emekli fobisiyle karşı karşıyayız. Biz bunun adını koyduk: 'Emekfobi.' Yani emekliden, emekçiden çekinme; emekliye zam yapma korkusu… Evet, bu iktidar emekfobiktir. Çünkü emekliyi görünce eli titriyor, gözü kararıyor, dili dolaşıyor; 'zam' kelimesini telaffuz edemiyor.

Üstelik bununla da yetinilmiyor. Fitreye muhtaç hle getirilen emekli bir de hedef tahtasına konuluyor. Bir bürokrat çıkıp emeklinin uzun yaşamasından rahatsızlık duyduğunu söyleyebiliyor; bir başkası emekliyi 'bütçeye yük' olarak niteleyebiliyor. Emeklinin yıllarca alın teriyle biriktirdiği, devlete emanet ettiği kaynakları hoyratça harcayanlar, dönüp suçu emekliye yüklüyor. Seçimden seçime emeklinin oyuna talip olanlar ise onu bir maliyet kalemi, bir risk unsuru olarak görmeye devam ediyor.'

'Küçük esnafın yükü ağırlaşıyor'

'İktidarın sadece emekliye değil, esnafa karşı da adeta bir alerjisi var.

Zaten yıllardır zarar eden, enflasyonla, artan maliyetlerle ve kira baskısıyla ayakta kalmaya çalışan küçük esnafın yükü hafifleyeceğine daha da ağırlaştırılıyor. Şimdi de yazarkasa ve POS cihazı bulundurma zorunluluğu ile birlikte defter tasdiki şartı gündeme getiriliyor. Yani ayakta kalma mücadelesi veren esnafa yeni bir mali ve bürokratik külfet daha yükleniyor.

Neden? Cevabı yıllardır aynı: 'Vergiyi tabana yaymak.'

Ancak uygulamaya bakıldığında ortaya çıkan tablo farklı. Vergi tabana yayılırken yük yine küçük esnafın, dar gelirlinin, sabit ücretlinin sırtına bindiriliyor. Küçükten daha fazla vergi toplanırken; büyük sermayeye, yandaşa ve ayrıcalıklı kesimlere sağlanan istisnalar, indirimler ve vergi afları gündemden düşmüyor.

Elbette vergi düzeni sağlanmalıdır, vergi adaleti tesis edilmelidir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak adalet sadece küçük esnaf için işletilen bir mekanizma olamaz. Gerçek bir vergi adaleti, hem küçük esnafı hem de büyük sermayeyi kapsamalı; yükü güce göre paylaştırmalıdır. Aksi hlde bu düzen adalet değil, adaletsizliğin kurumsallaşması olur.

'Eşit işe eşit ücret eşit özlük haktır'

'Bu iktidarın sadece emekliye, esnafa değil, işçiye karşı da açık bir mesafesi, hatta bir alerjisi var.

Bakınız, somut bir örnek verelim: Kamu İktisadi Teşebbüslerinde yıllardır aynı işi yaptığı hlde hl taşeron statüsünde çalıştırılan ve mağdur edilen on binlerce emekçi kardeşimiz bulunuyor. Aynı kurumda, aynı masada, aynı işi yapıyorlar; fakat kadro, ücret ve özlük hakları söz konusu olduğunda farklı muamele görüyorlar. Bu tablo, çalışma hayatında derin bir adaletsizliğe işaret ediyor.

Bu emekçiler de iktidarın bu alerjik yaklaşımının doğrudan mağduru durumundadır.

Kamu iktisadi teşebbüslerindeki taşeron işçiler; geçici ve pansuman tedbirler değil, kalıcı kadro talep ediyor. Enflasyon karşısında her ay biraz daha eriyen değil, insanca yaşamaya yetecek ve alım gücünü koruyan bir ücret istiyor. Sendikal haklarına eksiksiz erişim talep ediyor. Ve en önemlisi, yarın işini kaybetme korkusu yaşamadan, gelecek kaygısı olmadan çalışma hakkı istiyor.

Bu talepler ayrıcalık değildir. Bir lütuf hiç değildir. Bunlar, sosyal devlet olmanın asgari gereğidir. Devlet, emeği korumakla yükümlüdür; belirsizliği değil güveni, güvencesizliği değil hakkaniyeti büyütmek zorundadır.'

'Basın özgürlüğü, Anadolu'nun sesi olan yerel medya için de vardır'

'Bu iktidarın bir diğer alerjisi de özgür basınadır

İktidara yakın olmayan ulusal medyaya yönelik baskıları artık 'sağır sultan' bile duymuştur. Ancak mesele yalnızca ulusal medya ile sınırlı değildir. Bugün sizlere, ilk bakışta yerel bir konu gibi görünen; fakat aslında Anadolu basınının tamamını ilgilendiren çarpıcı bir örnekten söz etmek istiyorum.

Her fırsatta ulusal ve yerel medya mensuplarımızla bir araya geliyor, onların şartlarını ve sorunlarını dinliyoruz. Afyonkarahisar'da yayın yapan Afyon Postası adlı yerel basın kuruluşu da bu zor şartlar altında ayakta kalmaya çalışan yayın organlarından biridir.

Afyon Postası'na, sosyal medya hesabında paylaşılan üç haber gerekçe gösterilerek Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu tarafından tam 863 bin lira idari para cezası kesilmiştir. Söz konusu üç haberden biri migren hastalığına ilişkin bir hekim röportajı, diğer ikisi ise iki yerel esnafın açılış haberidir.

Vahim olan ise şudur: Aynı Reklam Kurulu, çok daha ağır ve açık ihlaller karşısında para cezası dahi uygulamazken, Afyon Postası'na en üst sınırdan ceza kesmiştir. Bu durum, ölçülülük ve eşitlik ilkeleri açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Eğer bu anlayış yaygınlaşırsa, zaten ekonomik zorluklarla mücadele eden yerel basın ya oto-sansüre zorlanacak ya da kepenk kapatmak zorunda kalacaktır. Bu yalnızca bir gazetenin meselesi değil; Anadolu'nun sesinin kısılması anlamına gelir.

Basın özgürlüğü sadece iktidara yakın, büyük medya kuruluşları için değildir. Basın özgürlüğü, Anadolu'nun sesi olan yerel medya için de vardır ve vazgeçilmezdir.

Biz bu kürsüden, yerel medya mensuplarımızın sesi olmaya, onların hakkını ve hukukunu savunmaya devam edeceğiz.'

İktidar sülün Osman'ı kıskandırdı

'İktidar, halkın omuzlarına asgari ücreti aşan bir yaşam yükü bindirirken; diğer yandan devletin sırtındaki yükleri hafifletme bahanesiyle milletin malını mülkünü elden çıkarıyor.

Bugün 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve bazı otoyolların işletme haklarının özelleştirilmesi amacıyla İngiliz firması Ernst & Young şirketine yetki verildiğini öğreniyoruz.

Şimdi sormak gerekiyor: 2025 yılında iki köprüden elde edilen net kazanç 111 milyon 940 bin dolarken bu özelleştirmeler neden yapılıyor? Stratejik öneme haiz bu köprüler milletimizin; ama anahtarları İngilizlerin mi olacak?

Bu özelleştirmeyi Sülün Osman görseydi, 'Köprüyü İngilizlere satmak niye benim aklıma gelmedi?' diye üzülürdü.

Değerli arkadaşlar, bu özelleştirme konusuna bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Bu iktidar, 2003'ten bugüne özelleştirmelerden 66 milyar dolarlık kazanç elde etti. Buna karşın sadece bu yıl milletimizin bütçesinden faiz lobilerine 63 milyar dolar ödeme yapılacak.

Düşünebiliyor musunuz? 23 yılda 100 yılı aşkın bir miras satıldı, bir yıllık faize teslim edildi.'

'Ak demekle pak olunmuyor'

'Tüm bu anlattıklarımız, 23 yılda yaşadıklarımız; adı 'Adalet ve Kalkınma' olan, kısaltması 'AK' olan parti iktidarında oluyor…

Ancak! Nasıl 'bal' demekle ağız tatlanmıyorsa, 'AK' demekle de pak olunmuyor.

Bunca yolsuzluk, usulsüzlük ve kayırmacılıkla AK olunmaz. Yolsuzluğu en büyük icraat hline getirerek AK'lanılmaz. Emeklilerin ahını alarak AK'lanılmaz. Asgari ücretlinin sofrası küçülürken AK'lanamazsınız.

Tarifeli yargı sistemiyle adaleti karartıp kendinizi AK'layamazsınız. Açlığı ve yoksulluğu TÜİK'le gizlerseniz yüzünüz AK değil, maskeniz AK olur. Liyakati tasfiye edip sadakati ödüllendirerek AK'lanılmaz.

Eleştireni hain, sorgulayanı düşman ilan ederek AK'lanılmaz. Yargıyı güven değil korku üreten bir alana çevirerek AK olunmaz. Kamu kaynaklarını denetimden kaçırarak AK'lanılmaz.'

'Siyasi ahlak aynı zamanda dil ahlakıdır'

'Türkiye'de siyasetin en derin krizi artık ideolojik bir ayrışma değil; açıkça bir dil ve ahlak krizidir. Uzun süredir iktidar cephesinde normalleşen öfke dili, sertlik ve dışlayıcılık siyasetin merkezine yerleşmiş, neredeyse onu kuşatmıştır. Bu dil; rakibi ikna etmeyi değil bastırmayı, eleştirmeyi değil itibarsızlaştırmayı amaçlayan bir alışkanlığa dönüşmüştür. Maalesef öfke, siyaset yapmanın ana yöntemi hline gelmiştir. Ülkemizde siyaset artık bir ilke yarışı olmaktan çıkmış; bir sinir savaşına dönmüştür.

Oysa siyasi ahlak yalnızca yolsuzluk yapmamakla, dürüst görünmekle sınırlı değildir. Siyasi ahlak aynı zamanda bir dil ahlakıdır. Kamuoyuna hitap eden herkes, kullandığı kelimelerin toplumu nasıl şekillendirdiğini, hangi duyguları büyüttüğünü hesaba katmak zorundadır. Kirli bir dille güç gösterisi yapılamaz. Hakaretle haklılık inşa edilemez. Sertlik siyaseti güçlü kılmaz; aksine onu sığlaştırır, zayıflatır, içini boşaltır.

Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey; daha yüksek sesle bağıranlar değil, daha ölçülü konuşabilen, sözünün sorumluluğunu taşıyabilen liderlerdir. Öfkeyi çoğaltan değil sorumluluk üstlenen bir siyaset anlayışı, kazanmayı değil doğru kalmayı önceleyen bir siyasi ahlak zemini artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.'

'Siyasetin yaşaması için artık organ nakli gerekmektedir'

'Türkiye'nin sadece yeni bir siyaset tarzına ihtiyacı yok! Yeni bir siyaset ve devlet insanı kadrolarına ihtiyacı var. Biz bu ihtiyacı 'Yeni Yol' olarak tanımlıyoruz. Siyasetin bu açmazları, pansuman tedbirler evresini çoktan geçmiştir, tıp diliyle konuşacak olursak Siyasetin yaşaması için artık organ nakli gerekmektedir. Tam da bunun için, yeni bir heyecan, yeni bir umut, yeni bir hikye için çalışıyoruz.'

'Biz öngörülebilir bir Türkiye vadediyoruz'

'Biz; öngörülebilir bir Türkiye vadediyoruz. 'Yarın başıma bir iş gelir mi?' sorusunu, 'Yarın daha iyisi mümkün mü?' sorusuna dönüştüren bir Türkiye hayal ediyoruz. Biz, yarının korku değil umut olduğu, hukukun sürpriz değil güvence sunduğu, devletin kapısının belirsizlikle değil adaletle açıldığı bir Türkiye diyoruz. 'Hakkım yenir mi?' endişesini, 'Emeğim korunur' güvenine çeviren bir Türkiye vaat ediyoruz. Biz, hak arayanın fişlenmediği, itiraz edenin susturulmadığı, farklı düşünenin düşmanlaştırılmadığı bir ülkeyi mümkün görüyoruz. Bu topraklarda artık kader; keyfiyetin, belirsizliğin ve korkunun adı olmayacak. Devlet, vatandaşına ne zaman ve nasıl davranacağını bilen; vatandaş da devletinden ne bekleyeceğini bilen bir düzene kavuşacak. Öngörülebilir bir ekonomi, öngörülebilir bir hukuk, öngörülebilir bir kamu düzeni! Kısacası; biz, korku diliyle yönetilen eski Türkiye'yi değil, geleceğini planlayabilen gençlerin, yatırım yaparken tedirgin olmayan girişimcilerin, hakkını ararken başını eğmeyen insanların Türkiye'sini vaat ediyoruz. Adaletiyle güçlü, hukukuyla saygın, geleceğiyle cesaret veren yeni bir Türkiye inşasının mümkün olduğunu söylüyoruz. Ve söz veriyoruz; göreceksiniz, bunu hep birlikte başaracağız.'

MUHABİR

Bakmadan Geçme