Müslüman Bir Birey İçin İstanbul Sözleşmesi Ne Anlam İfade Eder

Ebubekir Salih

12-07-2020 14:46

Türkiye’de gündem öyle hızlı değişiyor ki yetişebilene aşkolsun. Bu hızlı değişen gündemin ardında da toplum mühendisliğinin olduğu inkar edilemez bir gerçekliktir.

 

Bu sebepten Müslümanlar kendi gündemlerini belirleyip piyasa gündeminden sıyrılmanın yollarını aramalıdır. Mesela her Müslüman İstanbul Sözleşmesi’ni okumalı, sözleşmenin başında dayanak gösterilen uluslararası sözleşmeleri tek tek araştırmalı, zulüm üzerine kurulan, zulümle ayakta duran dünya düzenin hukuki altyapısını çok iyi bilmeli ve her daim gündeminde bu konuyu canlı tutmalıdır.

 

Bu minvalde gelin bir özet mahiyetinde İstanbul Sözleşmesi’ne gelene kadar ne maksatla neler yapılmış bir bakalım, sonra teferruata girmeden sözleşmenin içeriğine girebiliriz:

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkan batılı devletler savaşların verdiği büyük tahribatı bitirmek için kendi aralarında çeşitli antlaşmalar yapıp uluslararası geçerliliği olan kurumlar kurdular. 1920’de kurulan Cemiyet-i Akvam 1945 yılında Birleşmiş Milletler olarak daha kapsamlı bir yapıya evrildi.

 

24 Ekim 1945 yılında İkinci Dünya Savaşından galip çıkan devletlerin öncülük ederek kurduğu Birleşmiş Milletler’in esas kurulma sebebi ise 1948 yılında kurulacak olan İsrail’in güvenliğini sağlamak ve bölgedeki hakimiyetini artırarak birinci dünya savaşı sonrası beceremedikleri planlarını gerçekleştirmekti. Nitekim İsrail’in genişlemesi ve Büyük İsrail’in aşamaları büyük ölçüde sağlandı. Fakat bunun yanında insanlığa birşeyler verilmesi gerekiyordu.

 

1948 yılının Mayıs ayında İsrail kurularak Ortadoğu’nun ifsat süreci başlatılırken aynı yılın Aralık ayında Birleşmiş Milletler’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabül edilerek büyük ifsâdın temelleri atılıyordu.

 

İsrail’in kurulmasından tam bir yıl sonra 1949’un Mayıs ayında Londra’da Avrupa Konseyi kuruluyor ve Avrupa devletlerinin bu plandaki rolleri biçiliyordu. 1950 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa Konseyi üyesi devletlerin dışişleri bakanları tarafından Roma'da imzalanıyor ve Türkiye’de aynı yıl bu konseye katılıyordu.

 

Birleşmiş Milletler bünyesinde 1966’ya kadar birçok konuda İnsan Hakları Beyannamesi’ne atıfta bulunan ve insan haklarını ilgilendiren pek çok sözleşme kabül edilirken 1966’da ikiz sözleşmeler dediğimiz Medeni ve Siyasi Haklarlara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme kabül ediliyor ve tam 10 yıl sonra 1976’da yürürlüğe giriyordu. Tüm Avrupa Konseyi üyesi devletler bu sözleşmelere taraftı. Türkiye bu sözleşmeleri üçer beyan ve birer çekince ile 2003 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe sokmuştur.

 

Geçtiğimiz 70 yıllık süreçte bu sözleşmelerin tamamına atıfta bulunan gerek bölgesel gerek küresel çapta birçok sözleşme, ek protokol oluşturulmuş ve birçok denetim mekanizması kurulmuştur.

 

Küresel çapta Lahey Uluslararası Adalet Divanı dahil BM insan hakları ile ilgili komisyonlar, komiteler ve komiserlikler kurmuştur. Bölgesel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve 1981’de Afrika Birliği ülkelerinin kabül ettiği 1986’da yürürlüğe giren Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin denetim araçları bunlara örnektir.

 

Burada İnsan Haklarının 70 yıllık tarihini tek tek anlatacak değilim. Fakat eli kanlı küresel vahşi aktörlerin dünya’ya gösterdikleri insancıl yüzün bir çerçevesini çizmek durumundayım.

 

Bu arada insancıl demişken bu eli kanlı katiller 1977’de Cenevre’de insancıl hukuk ile ilgili savaş hukukun sınırlarını çizen ama kendilerinin hiç uymadığı bir sözleşme imzalamışlardır.

 

İşin içimizi yakan bir acı tarafı da bu katillerin bütün bu 70 yıllık tarihini Türkiye’de sınavlara hazırlanan her öğrencinin madde madde ezbere bilmek zorunda olmasıdır. Hatta 1215 tarihli Magna Carta’yı, 1776’daki Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ni ve sonrasını da bilmek zorundadır. Bu ülkede bir yerlere gelmek için bunları ezbere bilmek gerekir. Bütün iibf fakültelerinde insan hakları tarihi olarak bu anlatılır ve ben de sınavlara hazırlanırken bütün bunları ezberlemiştim.

 

İşte İstanbul Sözleşmesi de yukarda bahsettiğim BM ve Avrupa sözleşmelerine atıfta bulunularak yapılan ve devenin kulağı mesabesindeki bir sözleşmedir. Giriş kısmına bakıldığında bütün bu sözleşmelerin isimlerini görmek mümkündür.

 

Şimdi bu eli kanlı vahşi organizasyonlar sizce bu tür sözleşmeleri bizi, kadınlarımızı, kızlarımızı, ailemizi... düşündükleri için mi hazırlayıp önümüze getiriyorlar?

 

Irak’ta 200 bin bacımıza tecavüz eden Amerikalılar sizce Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) bizim kadınlarımızı düşündükleri için mi önümüze koyuyorlar?

 

Filistinliler katledilirken ve türlü tacizlere maruz kalırken Birleşmiş Milletler bunca sözleşmeyle Müslümanları mı düşünmektedir?

 

ABD ve Batı gibi ehl-i küfür ve zalim güçlerin güdümünde olan bu tür küresel organizasyonlardan asla hayır çıkmayacağına dair gerekli izahat bizzat Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde zaten mevcuttur.

 

Adamlar küresel bir sistem kurarak Müslümanları kuşatmışlar ve İslam’a dair her ne kaldıysa onu kaldırıp, yozlaştırıp yerine alternatif bâtıl kanunları koymuşlardır.

 

Peki biz kanunlarımızı onların usüllerine göre yapmak zorunda mıyız?

 

İşte Rahmetli Erbakan Hocamız’ın 1969’dan beri her platformda dillendirdiği; İslam Birleşmiş Milletleri, Adil Düzen’deki temel haklar, İslam Birliği’nin ekonomik, siyasi, askeri ve hukuki kurumlarının kurulması gerekliliği Müslümanları bu cendereden kurtarmak içindi.

 

Fakat Milletimizin büyük çoğunluğu Avrupa Birliği peşinden giden Demirel, Özal, Erdoğan gibi sağcıları tercih ettiği için biz bugün bu kanunları onlardan almak zorundayız. Elbette bu tercihin hem dünyevi hem uhrevi bir karşılığı olacaktır. Erbakan Hoca’yı yalnız bırakmanın vebalinin büyüklüğünden bahsederken bütün bunları da hesaba katmak gerekiyor.

 

Bugün İstanbul Sözleşmesi’nin alternatifini ortaya koymak asla zor değildir. Bilakis 1400 yıllık İslam fıkhı bu konuda çok zengin bir müktesebata sahiptir. İnanın bir tek İslam aile hukukukçusu bile İstanbul Sözleşmesinden kat kat üstün uygulanabilir İslam Aile Hukuku metni yazabilir. Ama bunu geçerli kılabilecek ne bir sistem ne de siyasi irade yoktur. Saadet Partisi iktidarını bizler işte bütün bunlar için talep ediyoruz.

 

 

Bu özetten sonra İstanbul Sözleşmesine geçebiliriz. Burada madde madde incelemek yerine bazı yerlerini özet olarak aktaracağım. Sözleşme’nin tamamı zaten bir fecaat.

 

Sözleşme giriş bölümünden sonra sözleşmenin amacı, kapsamı ve tanımları yer alıyor. Tanımlar bölümünde toplumsal cinsiyet ihlali olacak davranışlar şöyle tarif ediliyor; kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir. F bendinde ise “kadınlar” kelimesinden 18 yaş altının da kastedildiği sözleşmede yazıyor.

 

Yani Müslümanlar kız çocuklarına namaz kıl derse veya örtün derse veya dine, geleneğe, örf ve adete dayanan herhangi bir davranış telkin ederse bu toplumsal cinsiyet ihlali oluyor ve şiddet kapsamına giriyor ve mağdur statüsüne alınıyor.

 

Sözleşmeye göre bunu yapan anne, baba, abi veya öğretmen farketmez suçlu oluyor ve 45. maddeye göre özgürlüğü kısıtlayıcı her türlü cezaya çaptırılabiliyor.

 

Şiddeti tanımlarken fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik olarak ayırıyor.

 

Mesela aile içinde koca kadına yemek tuzsuz olmuş dese ve kadın psikolojim bozuldu diyerek bu durumu şikayet etse yukardaki mağdur-suçlu tezgahı aynen uygulanabiliyor.

 

Kadın erkek eşitliği konusunda ise pratikte asla karşılığı olmayan bir perspektif çiziliyor. Cinsel yönelim konusu da işte burada geçiyor. Metin aynen şöyle:

 

Bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş veya farklı görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, herhangi bir etnik azınlık, mülkiyet, doğum, cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, medeni durum, göçmen ya da mülteci olma, yaş veya engelinin ve diğer bir durumunun bulunmasına bakılmaksızın özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır.

 

Bir Müslüman nasıl bunu kabül edebilir takdiri size bırakıyorum.

 

Bakın son olarak 42. maddede ne söyleniyor:

 

Taraflar, işbu Sözleşme kapsamında yer alan herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde ‘’namus’’un bu eylemlerin gerekçesi olarak görülmemesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alır. Bu özellikle mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddialarını da içerir.

 

Bu metindeki ifadeler Din-i Mübin-i İslam’a açılmış bir savaşın ifadeleridir. Ve emin olun sözleşmenin her tarafında benzer ifadeler vardır. Bu sözleşmeyi savunmanın itikâdi boyutu ise kişiyi bir anda cehennemin dibine götürecek kadar tehlikelidir.

 

Allah bizleri bu tür zulümlere ortak etmesin. Bu sözleşmeyi çıkarıp, ona göre kanunlar yapıp toplumu ifsat eden yöneticilerin peşinden gidecek kadar gaflete düşürmesin.